Dün hem Pelin Dilara Çolak'ın Varoluşun Halleri podcast serisindeki "Zihnimiz Hakkında Ne Biliyoruz?" bölümünü hem de Yalın Alpay'ın Fildişi Atölyesi'nde dilin düşünceyi nasıl sınırladığını ve genişlettiğini anlattığı konuşmayı dinledim. Biri zihin felsefesinin, diğeri dil felsefesinin alanında duruyor gibi görünüyor. Ama dinledikçe ikisinin aynı soruya farklı kapılardan girdiğini fark ettim: Birbirimizi neden anlayamıyoruz? Farklı içeriklerin birbirini nasıl beslediğini keşfetmek benim açımdan ilham verici. Bu yazıda, anlatılanları merkeze alarak bu sorunun cevabını hem zihin hem de dil açısından elimden geldiğince açmaya çalışacağım. Şöyle de diyebilirim: Zihin felsefesi bize her birimizin kendi penceresinden baktığını, dil felsefesi ise bu pencereler arasında kurduğumuz köprüyü gösteriyor. Amacım, "anlaşılamamak" ya da "anlayamamak" konusundaki bakış açımızı bu iki kapıdan birlikte genişletmek.
Önce zihinden başlayayım. Bir insanın beynini alıp karşımıza koyduğumuzu düşünelim. O beynin ne düşündüğünü, ne hissettiğini beynin kendisine bakarak bilemeyiz. Elektrotlar bağlasak bile ölçebildiğimiz şey dalga boyları olur. Bu ölçümlerle tıbbi bir teşhiste bulunabiliriz, ama düşüncesini okuyamayız. Yani bir zihni dışarıdan ne kadar ayrıntılı ölçersek ölçelim, içeriden nasıl yaşandığına ulaşamayız. Felsefede bu sınırı en çarpıcı biçimde ortaya koyan isimlerden biri Thomas Nagel'dır. Nagel 1974'te yazdığı ünlü makalesinde bunu bir yarasa üzerinden sorar: Bir yarasa olmak nasıl bir şeydir? Yarasanın beynini, işitme sistemini, ekolokasyonla nasıl yön bulduğunu bilimsel olarak en ince ayrıntısına kadar haritalandırabiliriz. Ama bir yarasa olmanın içeriden nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz. Yapabileceğimiz en fazla şey, bir insan olarak kendimizi yarasanın yerine koymayı hayal etmektir. Bu da yarasanın deneyimi değil, bizim hayalimizdir.
Bu soru ilk bakışta uzak gibi görünse de aslında gündelik hayatımızın içinde. Bugün etrafımıza baktığımızda kediler şöyle hisseder, köpekler böyle düşünür, kuşlar şunu anlar, şunun beyni yoktur, hissedemez gibi pek çok kesin cümle duyuyoruz. Oysa bunu tam olarak bilemeyiz, çünkü neticede biz o canlılar değiliz. Bir canlının düşüncesinin var olup olmadığını, ne hissedip ne hissetmediğini yüzde yüz bilebileceğimiz bir nokta yok. Üstelik bu yalnızca hayvanlar için geçerli değil. Ben Türkan olarak kendi zihnimin içindekileri ancak kendi bakış açımdan yorumlayabilirim. Karşımda biri olduğunda onun ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlamaya çalışırım. Ama onun ne düşündüğünü ve ne hissettiğini tamamen bilmemin imkânı yoktur, çünkü ben o değilim, onun deneyiminin içinde değilim. Ne kadar yakınlaşırsam yakınlaşayım, ona ancak kendi deneyim penceremden yaklaşabilirim.
Peki bu pencereler arasında bir köprü yok mu? Yalın Alpay'ın konuşmasından yaptığım çıkarımla bu köprünün adı dil diye düşünüyorum. Ama bu köprünün de pencerelerden yapıldığını unutmamak gerekiyor. Alpay, Nietzsche'nin dilin başlangıçta mecazlardan oluştuğu, zamanla mecaz olduğu unutularak hakikat sanıldığı fikrinden hareket ediyor. Nietzsche'ye göre kelimeler şeylerin kendisi değil, şeylerin bizde bıraktığı izlenimlerin mecazlarıdır. Yani her kelime, aslında birinin penceresinden görülen bir şeyin adıdır. O hâlde farklı pencerelerden bakanlar nasıl ortak bir dile ulaşır? Videoda anladığım kadarıyla Alpay şöyle bir örnek veriyor: Bir A köyü, bir de B köyü düşünelim. Her köyün insanı kendi diline, kendi söylemine, kendi gördüğüne hâkimdir. Köyler arasında gidip gelmeler başladığında farklı iletişim biçimleri karşılaşır ve insanlar bunlara ortak anlamlar yüklemeye başlar. Ortak anlam yükleyerek bir kavram geliştirdiğimizde ancak birbirimizi anlayabiliriz.
Bir kavramın nasıl doğduğunu Alpay'ın papağan örneği çok güzel anlatıyor. Papağan kelimesinin olmadığını düşünelim. Papağanı nasıl anlatırdık? Renkli, tüyleri var, kimisi pembe, kimisi yeşil… Uzun uzun betimlerdik. Ama zihnimiz bu kadar betimlemeyi aklında tutamaz. Sembolleştirmeye, kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyar ve biz bütün o betimlemeyi tek bir kelimede, papağan kelimesinde toplarız. Kavramlar bu anlamda zihnin kısa yollarıdır. İşimizi kolaylaştırır, akılda tutmayı sağlarlar. Buna karşın negatif bir yönleri de vardır: Kısa yolun dışında kalanı görmemizi zorlaştırırlar. Üstelik o kısa yolun içini herkes kendi deneyimiyle doldurur. Ben "papağan" dediğimde aklıma gelen papağanla sizin aklınıza gelen aynı olmayabilir.
Asıl anlatmak istediğim konu da burada başlıyor, çünkü aynı kelimeyi kullanmak aynı şeyi anlamak demek değil. Papağanda bu fark masum bir farktır, ama değer yüklü kelimelerde iş değişir. Alpay bunun için uç bir örnek veriyor: "Devrim" kelimesi. Marksist bir bakış için bu kelime heyecan verici, umut ve mutluluk hissettiren bir kelimedir. Muhafazakâr bir kesim içinse aynı şeyi ifade etmez, hatta rahatsızlık uyandırır. Kelime aynı kelimedir, ama ona yüklediğimiz anlam kendi bakış açımızdan geçer. Kelimeyi paylaşıp anlamı paylaşamamak, felsefede bambaşka bir tartışmada da karşımıza çıkar. Bu bana John Searle'ün ünlü Çin Odası düşünce deneyini hatırlattı. Searle bu deneyi aslında bilgisayarlar ve yapay zekâ için kurar: Çince bilmeyen biri, elindeki kural kitabına bakarak Çince sembolleri doğru sırayla dizip kusursuz cevaplar verebilir, ama tek bir kelimesini anlamaz. Searle'ün vardığı sonuç, sembolleri doğru kullanmanın anlamı kavramak için yetmediğidir. Ben bu fikri insanlar arasındaki konuşmalara bir benzetme olarak taşımak istiyorum: Sembolü paylaşmak, anlamı paylaşmak değildir. Aynı kelimeleri kullanıp birbirimizi hiç anlamadan konuşabiliriz.
Peki kelimeler tek başına yetmiyorsa, anlamı gündelik hayatta ne taşıyor? Alpay'a göre bunun önemli bir kısmını bedenimiz taşır. Yüz yüze konuşurken mimiklerimiz, ses tonumuz, duruşumuz cümleye anlamını veren asıl unsurlardır. Örneğin birine gülümseyerek "Ya sen nasıl bir insansın?" dediğimde, onun ne kadar tatlı, naif, insana iyi gelen biri olduğunu anlatmış olurum. Aynı cümleyi kaşlarım çatık, yüzüm gergin söylediğimde ise o kişiyi yeren bir söyleme dönüşür. Kelimeler aynıdır, anlamı yüzüm belirler. Yazıda ise yüz yoktur. Alpay, akademik dilin neden net ve kavramsal olmak zorunda olduğunu da buradan açıklıyor. Akademinin kendine özgü, net ve kavramsal bir dil grameri geliştirmesinin nedeni budur: Mimiklerin olmadığı yerde anlamın kaybolmaması gerekir. Bugün sosyal medyada sıkça yaşadığımız yanlış anlaşılmalar da tam bu boşluktan doğuyor. Duygu durumuna göre anlamı değişebilecek cümle kalıpları kullandığımızda, karşımızdakinin o an hangi ruh hâlinde okuduğunu bilemediğimiz için söylediğimiz şey bambaşka algılanabiliyor. Ne kadar kavramsal ve açık ifadeler kullanırsak, kendimizi karşı tarafa o kadar doğru aktarabiliyoruz.
Mimikler, anlamı o anlık olarak değiştirir. Ama kelimelere yüklediğimiz kalıcı anlamlar, yani "devrim" kelimesini duyduğumuzda içimizde uyanan his, çok daha önce kurulur. Peki bu anlamları nereden ediniyoruz? Bence cevap, içinde doğup büyüdüğümüz çevrede. Biz hangi toplumsal yapının içinde yetişirsek onun diline hâkim oluruz ve o dilin kelimelere yüklediği anlamlar bizim için "normal" hâline gelir. O kadar normal olur ki, bunun öğrenilmiş bir şey olduğunu çoğu zaman fark etmeyiz bile. Basit bir örnek vereyim. Bizim kültürümüzde misafire bir şey ikram edildiğinde ilk teklifte "Yok, sağ ol" demek bir nezaket kuralıdır. Ev sahibi de bunu bilir, ısrar eder, çay sonunda gelir. Bu kodları bilmeyen biri ise "hayır" kelimesini olduğu gibi anlar ve misafir çaysız kalır. Kelime aynıdır, ama bizim için taşıdığı anlamı ona kültür yüklemiştir. "Devrim" kelimesinde de durum farklı değil. O kelimeyi hangi evde, hangi sohbetlerin içinde duyarak büyüdüysek, içimizde de o duygu uyanır.
Kendi kültürümüzün içindeyken bu yükleri göremeyiz. Onları ancak başka bir yaşam modeliyle karşılaştığımızda fark ederiz. Bu yüzden farklı ülkeleri gezmek, farklı kültürlerden insanlarla aynı sofraya oturmak, başka hayatların içinden geçmek bence anlamanın en güçlü yollarından biri. Başkalarının nasıl yaşadığını gördükçe, kendi "normal"imizin de yalnızca bir ihtimal olduğunu anlarız. Empati dediğimiz şey de bence tam olarak bu karşılaşmalardan doğar. Kültür dil ile birlikte örülür, anlam da bu örgünün içinde inşa edilir. Bu örgünün tek bir ipliğini tanıyan biri için farklı olan, kolayca yanlış olana dönüşebilir.
Farklı olanın kolayca yanlış olana dönüşmesi, bugün birbirimizi anlamakta zorlanmamızın ve kendimiz gibi olmayanları ötekileştirmemizin de kökü bence. Bir fikri tartışırken fikri tartışmak yerine o fikri söyleyen insanı kötü olarak işaret ettiğimiz an, aslında karşımızdakinin dünyasına girmeye çalışmaktan vazgeçtiğimiz andır. Yazının başına dönersek, Nagel'ın yarasası bize zaten bir başkasının deneyimine tam olarak giremeyeceğimizi söylüyordu. Ama tam olarak girememek, yaklaşmaya çalışmaktan vazgeçmemizi gerektirmez. Farklı hayatlara dokundukça penceremizi karşımızdakine biraz daha yaklaştırabiliriz. Bu sınırın farkında olmak da bizi daha dikkatli, daha özenli ve daha alçakgönüllü dinleyiciler yapmalı.
Bu dikkat ve özen ise kendiliğinden gelmez, öğrenilir. Kelimelere yüklediğimiz anlamlar içinde büyüdüğümüz çevrede kuruluyorsa, o anlamları genişletmenin yolu da vardır diye düşünüyorum. Herkes farklı ülkeleri gezme, başka hayatların içinden geçme imkânına sahip olmayabilir. Ama bugün ötekileştirmek yerine birbirimizi anlamak için elimizde hiç olmadığı kadar çok imkân var. İzleyebileceğimiz belgeseller, dinleyebileceğimiz konuşmalar, okuyabileceğimiz romanlar bizi başka hayatların içine taşıyabiliyor. Bir romanın sayfalarında, hiç tanımadığımız bir kültürden birinin gözüyle dünyaya bakmayı deneyebiliyoruz. O kültürlerle ilgili bilgi edindikçe, hatta dillerini öğrenmeye çalıştıkça, kelimelerin orada hangi anlamları taşıdığını da görmeye başlıyoruz. Her yeni dil, her yeni hikâye, kendi "normal"imizin dışında kalan bir dünyaya açılan küçük bir kapıdır. Ortak bir dil geliştirmek bu yüzden önemli, çünkü biz dille birlikte düşünceyi de geliştiriyoruz. Ortak dil, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir. Farklı düşünenlerin birbirine ulaşabileceği bir köprü kurmaktır.
Belki de bir başkasının zihnine hiçbir zaman tam olarak giremeyeceğiz. Ama dilimizi genişlettikçe pencerelerimizi de genişletebiliriz.

Yorumlar
Yorum Gönder